Görünmeyen Emek: Üniversitenin Sessiz Nöbetçileri

Görünmeyen Emek: Üniversitenin Sessiz Nöbetçileri

Üniversite denildiğinde çoğu insanın zihninde ders anlatan akademisyenler, amfiler ve öğrenciler canlanır. İdari personelin esamesi bile okunmaz. Hatta Milli Eğitim Bakanlığı’nda görev yapan öğretmenler bile biz idari personellerden daha çok söz sahibi. Bunun bir örneği de her sene yapılan sınav görevlendirmeleri.

Türkiye genelinde Açıköğretim ve merkezi sınavlar üniversite kampüslerinde yapılırken, salon başkanlığı ve gözetmenlik görevlerinin büyük ölçüde akademik personel ve Millî Eğitim Bakanlığı’na bağlı öğretmenlere verildiği görülüyor. Bu tablo, ilk bakışta sıradan bir idari tercih gibi görünebilir. Ancak meseleye biraz daha yakından bakıldığında, aslında daha derin bir soruyla karşılaşıyoruz: Üniversitenin gerçek sahipleri kimlerdir ve emeğin görünürlüğü nasıl belirlenir?

Çünkü üniversitelerde çalışan idari personel, bu kurumların yalnızca bürokratik bir parçası değildir. Onlar, kampüslerin günlük ritmini ayakta tutan, kayıt işlemlerinden yazışmalara, öğrenci işlerinden organizasyonlara kadar sistemin görünmeyen damarlarını oluşturan insanlardır. Üniversitenin kapıları her sabah açıldığında, o kapının ardında işleyen düzenin önemli bir kısmı onların emeğine dayanır.

Buna rağmen merkezi sınav görevleri söz konusu olduğunda, bu emeğin çoğu zaman görmezden gelindiği bir gerçek. Oysa salon başkanlığı ya da gözetmenlik gibi görevler akademik uzmanlıktan ziyade dikkat, sorumluluk ve kamu görevi bilinci gerektirir. Yıllardır seçimlerde, referandumlarda ve pek çok kritik kamu görevinde sorumluluk üstlenmiş idari personelin bu sınavlarda değerlendirilmemesi, yalnızca teknik bir tercih değil; aynı zamanda kurumsal adalet duygusunu zedeleyen bir yaklaşım olarak görülüyor.

Bu durum, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın kanun önünde eşitlik ilkesini hatırlatıyor. Devlet Memurları Kanunu’nun kariyer ve eşitlik anlayışı da kamu görevlerinin ayrım gözetmeden yürütülmesini esas alır. Hukuki metinlerin ötesinde ise mesele aslında daha kadim bir tartışmaya dayanır, emeğin değeri.

Tarih boyunca toplumlar, görünür olan emeği daha çok ödüllendirme eğiliminde olmuştur. Sahne ışıkları altında olanlar alkışlanırken, perde arkasında çalışanlar çoğu zaman fark edilmez. Oysa bir tiyatro oyunu yalnızca sahnedeki oyuncularla değil; dekoru kuran, ışığı ayarlayan ve sahneyi hazırlayan insanların emeğiyle var olur.

Üniversite de böyledir. Akademi, eğitim ve bilim üretimi elbette bu kurumların kalbidir. Ancak o kalbin atmasını sağlayan damarlar idari personelin emeğiyle işler.

Bu nedenle mesele yalnızca birkaç sınav görevinin kimlere verileceği değildir. Asıl mesele, kurum içinde emeğin nasıl görüldüğü ve nasıl değer bulduğudur. Çünkü bir kurumda adalet duygusu zedelendiğinde, yalnızca görev dağılımı değil; çalışma barışı da zarar görür.

Bugün üniversitelerde sınav görevleri tartışılırken, belki de yeniden şu soruyu sormak gerekiyor: Bir kurum gerçekten kimlerin omuzlarında yükselir?

Bu sorunun cevabı çoğu zaman yüksek sesle dile getirilen yerlerde değil, sessizce çalışan insanların emeğinde saklıdır.

 

Share this content:

Yorum gönder