Gittikçe büyüyen öfke: Dün Şanlıurfa, bugün Kahramanmaraş… Yarın neresi?
Dün Şanlıurfa, bugün Kahramanmaraş…
İki gün, iki saldırı, yaralanan çocuklar ve kaybettiğimiz hayatlar.
Bunlara olay demek kolay. Ama gerçek şu, bu sıradan bir olay değil. Bu bir süreç.
Hani bazı filmler vardır, izlerken abartı dersiniz. Mesela, Village of the Damned (Lanetliler Köyü)… Bu köyde doğan çocuklar farklıdır, tehlikelidir. Ama korkutucu olan uzaylı ya da bilinmeyen bir yerin çocukları değil; o çocukların o köyün içinden çıkmasıdır. Biz o filmleri izlerken ürperdik. Çünkü her ne kadar kurgu olsa da, ya gerçek olursa ne olur diye düşündük.
Ürpermekte de haklıyız. Bugünlerde ardarda yaşanan olaylara bakıldığında, Lanetliler Köyü’nü pek aratmıyoruz.
Peki ne değişti?
Çocuklar mı değişti?
Yoksa bizler mi?
Bugün herkes failin peşinde. Kim yaptı, neden yaptı, nasıl yaptı? Ama kimse bu olayın nasıl olduğunu sorgulamıyor ya da öyle görünüyor? Bu nasıl mümkün oldu? Bir okulda, bir çocuğun şiddeti bu kadar kolay üretebilmesi neyin sonucu?
Ülkemizde uzun zamandır, önlem, denince akla demir kapılar, kameralar, güvenlik görevlileri geliyor. Ama kimse şunu konuşmuyor: O kapının içindeki çocuğun zihninde ne oluyor?
Çünkü mesele güvenlik değil, mesele ihmal. Bir çocuk öfkeyle büyüyorsa, bir çocuk yalnızsa, bir çocuk görülmüyorsa, o çocuk bir gün sesini duyurur. Ama bu ses, öyle sizin zannettiğiniz gibi kelimelerle olmayabilir.
Bu sessizliği büyüten birçok alanlar vardır. Bu alanlardan biri de ekranlar. Çocukların saatlerce telefonlara gömüldüğü, ne izlediğinin çoğu zaman bilinmediği bir dünya.
Bugün birçok evde, “yeter ki sussun, yeter ki oyalansın” diye telefon çocukların eline veriliyor. Ebeveynin iyi niyetli bir kaçış arayışı, çocuğun kontrolsüz bir içerik evrenine teslim edilmesine dönüşüyor.
Yeter ki babalar, şiddetin normalleştiği mafya dizilerini izlesin, dışarı çıkıp geç saatlere kadar dışarıda hovardalık peşinde dolansın.
Anneler ise ahlaki sınırların bulanıklaştığı hikâyelerin olduğu dizileri kaçırmasın ve gündüz kuşağında suçun, entrikanın sıradanlaştırıldığı programları kaçırmasın yeter. Bir de üstelik bu proramlar çocukların yanında izleniyor.Çocukların yanında hiç rahatsız olunmadan, Müge Anlı’nın programları gibi programlar, yetişkin için bile ağır olan içerikleri gündelikleştirirken, çocuk için bambaşka bir algı inşa ediyor. Bir de yanına tablet, telefonlar ve onların içerisindeki oyunlar, sosyal medya eklenince, çocuk tamamıyla dijital dünyanın içine hapsoluyor.
Zihni henüz şekillenen bir çocuk, gördüğünü gerçekliğin parçası sanır.
Şiddeti çözüm, zorbalığı güç, manipülasyonu başarı olarak kodlayabilir.
Ve bu, yavaş yavaş sadece bireyi değil, toplumun dokusunu da değiştirir.
Bu sessiz çığlığın büyüdüğü alanlardan biri de sınıflardır. Çocukların merakının törpülendiği, sorularının konu dışı sayıldığı, öğrenmenin yerini ölçmenin aldığı yerler.
Bugün eğitim dediğimiz şey, büyük ölçüde bir eleme sistemine dönüşmüş durumda. Sınav odaklı programlar, çocukları anlamaya değil, sıralamaya çalışıyor. Her şey puana indirgenirken; bir çocuğun kaygısı, öfkesi, yalnızlığı müfredat dışı kalıyor.
Başarıyı sadece net sayısıyla ölçen bir düzen, başarısızlığı da görünmez kılıyor.
Ve görünmeyen her duygu, içeride kartopu gibi gittikçe büyür.
Bir çocuk sürekli yarış halindeyse, sürekli yetersiz hissettiriliyorsa, sürekli başkalarıyla kıyaslanıyorsa, orada biriken şey sadece stres değildir. Kırgınlık da birikir, öfke de birikir.
Bu anlamda bakıldığında, Şanlıurfa’da yaralanan 16 kişi, Kahramanmaraş’ta kaybettiğimiz 9 canımız, istatiki bir bilgi değildir. Bunlar bize tutulan aynadır. Ve o aynada gördüğümüz şey hiç de hoş bir şey değil.
23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nın yaklaştığı bugünlerde, çocuklarımızın böyle şeylerle gündem olması ço üzücü. Çocuklar bugünün neşesi, yarının umudu ve vicdanıdır der, Mustafa Kemal Atatürk. Şimdi ne oldu da çocuklarımız neşesiz, vicdansız, ruhsuz bir hal aldı?
Cevabı basit aslında. Doğayı katlettik, hayvanları yok ettik. İnsanlığı bitirdik. Her şeyi yok ettik, yok etmeye de devam ediyoruz. Bugünü olmayanın geleceği olmaz. Okulları sadece sınav merkezine, öğrencileri sadece başarı puanına indirgediğinizde geriye ne kalır?
Boşluk.
Ve o boşluk artık sadece okulda değil; evde, ekranda, sokakta da büyüyor.
Ve o boşluk, her zaman boş kalmaz, bir gün mutlaka bir şeylerle dolar. Bazen öfkeyle, bazen nefretle, bazen de başka bir şeyle.
Jean-Jacques Rousseau “İnsan doğası gereği iyidir” diyordu. Belki haklıydı ama bir şeyin olması yetmiyor, ayrıca o şeyi korumak da gerekiyor.
Bugün gelinen noktada, insanlık olarak o iyiliği koruyacak bir düzen kurabildik mi? Yoksa biz de kendi lanetliler köyümüzü mü inşa ettik?
Bu soruların cevabı çocuklarda değil, hepimizde. Sistemde. Görmezden gelinenlerde.
Ve en acısı şu, bu gidişata dur denilmezse, yarın yine bir şehir adıyla başlayacağız cümleye.
Dün Şanlıurfa…
Bugün Kahramanmaraş…
Yarın neresi?

Gönül TERZİ
18.04.2026
Share this content:


Yorum gönder