Aşağıdan Yukarıya Adaletsizlik

Aşağıdan Yukarıya Adaletsizlik

Üniversiteler, eşitliğin, liyakatin ve adaletin en çok konuşulması gereken kurumlar olmalı. Ne var ki iş uygulamaya gelince, bu kavramların kapıdan içeri girmekte zorlandığını görüyoruz. Bunun en somut örneklerinden biri de üniversitelerdeki lojman tahsis sistemi.

Bugün birçok üniversitede yazılı ya da yazısız bir kural var: Lojmanların yaklaşık yüzde 80’i akademik personele, yüzde 20’si idari personele ayrılıyor. Bu oran tek başına bile adaletsizliğin resmini çiziyor. Oysa üniversite denen yapı yalnızca akademisyenlerden ibaret değil. Öğrenci işleri, personel daireleri, kütüphaneler, teknik birimler, yazı işleri… Akademik üretimin zemini, idari personelin emeğiyle ayakta duruyor.

Daha da çarpıcı olan şu: Aynı il sınırları içinde bir ya da birden fazla evi bulunan akademik personel lojmanda oturmaya devam edebiliyor. Buna karşın düşük maaşlarla geçinmeye çalışan, her ay artan kira fiyatları karşısında ezilen idari personel için lojman neredeyse bir “lüks” muamelesi görüyor. Barınma ihtiyacı mülkiyet durumuna bakılmaksızın değerlendirilirken, asıl ihtiyacı olanlar sistemin dışında kalıyor.

Diyelim ki nadiren de olsa idari personele lojman çıktı. Peki ne oluyor? Manzara yine değişmiyor. En iyi daireler, üst katlar, güneş gören cepheler akademik personele ayrılırken; giriş katlar, bodrumlar, rutubetli ve karanlık daireler idari personele “uygun” görülüyor. Bu yalnızca mekânsal bir ayrım değil; açık bir statü hiyerarşisinin beton duvarlara yansıması.

Sorun yalnızca lojman meselesi değil. Bu tablo, üniversitelerde yıllardır süregelen “görünmez emek” anlayışının bir sonucu. Akademik personel kutsanırken, idari personel sistemin zorunlu ama değersiz görülen bir parçası gibi muamele görüyor. Oysa aynı kampüsten geçiyor, aynı yemekhanelerde yemek yiyor, aynı şehirde aynı hayat pahalılığıyla mücadele ediyorlar.

Adalet, sadece kâğıt üzerinde yazan yönetmeliklerle sağlanmaz. Gerçek adalet, ihtiyacı gözetmekle, insan onurunu esas almakla mümkündür. Üniversiteler, önce kendi içlerindeki bu sessiz ayrımcılıkla yüzleşmek zorunda. Aksi halde “bilim yuvası” dediğimiz kurumlar, en temel insani ihtiyaç olan barınmada bile sınıfta kalmaya devam edecek.

Ve belki de asıl soru şu: Aynı üniversitenin çalışanları arasında bu kadar derin bir uçurum varken, öğrencilere hangi adalet duygusunu öğretiyoruz?

Gönül TERZİ

03022026

Share this content:

Yorum gönder